Saç Bakımı
Site içeriği : Sitemizde Aile Sorunları , Kadın Sorunları , Aldatılan Kadınlar , Yüzdeki Lekeler , Akne Sorunları , Kaynana Sorunları , Sivilce Sorunları , Gözaltı Kremi , Sıkılıyorum , Dert gibi içeriklere ve daha fazlasına güncel şekilde ulaşabilirsiniz...
Ana Sayfa      

Aile Sorunları Aile Sorunları

Kadın Sorunları Kadın Sorunları

Aldatılan Kadınlar Aldatılan Kadınlar

Yüzdeki Lekeler Yüzdeki Lekeler

Akne Sorunları Akne Sorunları

Kaynana Sorunları Kaynana Sorunları

Sivilce Sorunları Sivilce Sorunları

Gözaltı Kremi Gözaltı Kremi

Sıkılıyorum Sıkılıyorum

Dert Dert


   Kadın Sorunları

Türkiye’de kadınların yaşadığı sorunları ve bu sorunlar karşısında yürütülen mücadeleyi değerlendirirken, hareketin başlangıcından bugüne yaşadığı ideolojik ve örgütsel kopuşları gözönünde bulundurarak tarihsel bağlamı içinde ele almak gerekir. Dolayısıyla Türkiye’de kadın hareketinin değerlendirmesini yapmak ancak bütünlüklü bir tarih incelemesi ile mümkün olabilir. Bu nedenle bu yazı Türkiye’de kadın hareketinin gelişimini ana hatları ile ortaya koyma ve hareketin feminizmle tanıştığı yıllardan sonraki deneyiminin olumlu yanlarını ve zaaflarını değerlendirme üzerine bir deneme niteliğinde olacaktır.

Türkiye'de kadınların yaşadığı sorunlar neler?
Başta işçi ve emekçi kadınlar gelmek üzere kadınların çok büyük bir bölümü her geçen gün artan sorunlarla boğuşmak zorunda kalıyor. Bir yandan işyerlerinde yaşadıkları eşitsizlikler farklı biçimler altında sürüp giderken diğer yandan aile içindeki ikincil konumları devam ediyor. Gün geçmiyor ki gazetelerde yeni bir tecavüz haberi daha çıkmasın. Üstelik bunlar sadece duyabildiklerimiz. Öte yandan yasal haklar zemininde de karşı karşıya kaldıkları bir dizi eşitsizlik varlığını koruyor.

Patronların ekonomik krizi bahane ederek giriştiği işten çıkarma saldırısından belki de en çok nasibini alanlar kadın işçiler. Zaten bir yandan cinsiyete dayalı işbölümü temelinde çoğu zaman vasıfsız işlerde ve düşük ücretlerle çalıştırılan kadın işçilere bir de evlilik ve annelik “riski” taşıdıkları gerekçesiyle “geçici” gözüyle bakılıyor. Üretimin kritik noktalarında değil de daha az sorumluluk gerektiren aşamalarında istihdam edilen kadın işçilerden böylelikle çok kolay vazgeçiliyor ve kadınlar işsizliğe sürükleniyor.

Elbette burada kadın emeğinin, kapitalist ekonomiye ucuz işgücü sağlaması bakımından önemi üzerinde durulabilir. Ancak anlatılmak istenen bütün kadınların evlere geri gönderilmeleri değil, patronların daha az sayıdaki işçiyi daha uzun bir işgünü süresince çalıştırabildiği ve üretimin maliyetini farklı yollarla düşürebildiği ölçüde ilk vazgeçtikleri arasında kadın işçilerin çoğunluğu oluşturduğudur. Erkeklerle eşit koşullarda işe alınmayan kadın işçiler yine eşit olmayan koşullarda işten çıkarılmaktadır. Kadın işçilerin “güvenilir” olarak görülmemesinin nedeni de yine evliliğin ve çocuk yetiştirmenin sorumluluklarını kadına yükleyen erkek egemen anlayışın bir göstergesidir.

Türkiye’de kadınların eğitim almaları, iş ve meslek sahibi olmaları hiç de Kemalist ideolojinin başlangıcından bu yana savuna geldiği gibi kadın ve erkek arasındaki eşitsizliğin ortadan kalkmasını sağlamamıştır. Hatta kadınların daha vasıfsız işlerde ve daha düşük ücretler karşılığı çalıştırılması sonucu eşitsizlik farklı bir alanda devam etmiştir. Kadının statüsündeki bu yükselişin aile içi ilişkiler gibi toplumsal ilişkilerin diğer alanlarına etkileri de çok sınırlı olmuştur. Kadının İnsan Hakları Projesi tarafından Ümraniye’de tekstil atölyelerinde çalışan kadın işçiler arasında yapılan bir çalışma gösteriyor ki kadın işçilerin sadece üçte biri aile içindeki konumlarının çalışmaya başladıkları için iyileştiğine inanıyor. Geri kalan üçte ikisi ise böyle bir ilişki olduğunu düşünmüyor.

Yasal alanda varolan eşitsizlikler bağlamında kadınların yaşadıkları sorunlara baktığımızda ise 1920ler’den bu yana bazı hakların kazanıldığını, eşitsizlikleri pekiştiren, kadınlar arasında ayrım yapan bazı maddelerin ise yürürlükten kaldırılması için mücadele edildiğini görüyoruz. En temel haklar arasında sayılabilecek seçme ve seçilme hakkı gibi düzenlemeler bir ölçüde Kemalizm’in kadına uygun gördüğü “orta sınıf ve eğitim görmüş” kadın kimliği ile örtüşen ve daha kolay elde edilen haklar. Kürtaj hakkı, çalışma hakkının koca iznine bağla olmaktan çıkarılması, Medeni Kanun’da var olan eşitsizliklerin giderilmesi vb. konular ise daha zorlu mücadele örnekleriyle dolu.
Evde, sokakta, okulda, işyerinde karşılaştıkları cinsel taciz, tecavüz ve dayak ise kadınların yaşadığı en önemli sorunlar arasında yer almaya devam ediyor. Hemen hemen bütün kadınların karşısına çıkan bu şiddet biçimleri, kadınları baskı altında tutmanın önemli araçları olma özelliğini koruyor.

Türkiye'de kadın hareketinin gündemini ne tür meseleler oluşturdu?
Kadınlar tüm bu sorunlarla boğuşurken, kadın hareketinin gündemi de zamanla değişim gösterdi. Türkiye’de “kadın” üzerine yapılan ve bir anlamda hareketin gündemindeki bu değişime paralel bir seyir izleyen çalışmalara bakmak hareketin gündemi hakkında fikir sahibi olmayı sağlayacaktır.

1920'li yıllarda yapılan çalışmalara baktığımızda Kemalist ideolojinin de etkisiyle yasal hakların kazanılmasının ve bu alanda sağlanacak eşitliğin öneminin vurgulandığını görüyoruz. Daha sonraki dönemde özellikle akademik alanda yapılan deneysel araştırmaların da katkısıyla kırsal kesimde aile ve akrabalık ilişkileri ve bu ilişkiler içinde kadının ikincil rolü tartışılıyor. 1970ler’de siyasal İslam’ın yükselişi ile birlikte “kadının yeri evidir, kocasının yanıdır” anlayışının İslamcılar tarafından yayılmaya çalışıldığını ve buna karşılık Kemalist propagandanın da hızlandığını görüyoruz. Aynı dönemde solun içinden de kadın sorunu üzerine sesler yükseliyor. Solun ortaya attığı fikirler bir yandan Kemalizm’in ve İslam’ın kadına önerdiği çözümün eleştirisi diğer yandan da sınıfsal farklılık temelinde kadınların farklı sorunlarla yüzyüze olduğu tespiti üzerinden şekilleniyor.

1980ler’den sonra ise feminist fikirlerin ortaya çıkışına, cinsler arasında varolan eşitsizliğin farklı şekillerde yaşanması üzerine yapılan tartışmalara tanık oluyoruz. İlk kez patriyarka gibi kavramlar ve onun nasıl ortadan kaldırılacağı gündeme geliyor. Kürtaj, dayak, cinsel taciz, tecavüz ve medeni kanunda varolan eşitsizlikler de kadın hareketinin etkinlikleri ile dile getiriliyor. Feminizmin Türkiye’de bir hareket olarak ortaya çıkışı ile de kurumsallaşma meselesi önemli bir tartışma konusu haline geliyor. Yeni toplumsal hareketlerin gündeme gelmesi sonucu toplumsal mücadele alanında bir çeşitlilik sağlanması ve özellikle Kürt Hareketi’nin yükselişi ve Kürt kadınların kadın hareketi içinde önemli bir konuma gelmeleri ile “farklılıklarımızla birarada olmak” gibi başlıklar tartışılmaya başlanıyor.

Kadın hareketi düşünsel anlamda nasıl bir değişim yaşadı?
Yapılan tartışmaların içeriğinden de anlaşılabileceği gibi başlangıçta Kemalizm’in modernleşme, Batılılaşma anlayışıyla paralellik içinde “kadının statüsünü” arttırma üzerinden sorunları çözme amacı taşıyan ve bu doğrultuda kadına destek vermeye çalışan kadın gruplarını görüyoruz. Bir girişim olarak kalan, izin verilmediği için kurulamayan Kadın Partisi’nin ardından kurulan ilk kadın örgütlenmesi olan Türk Kadınlar Birliği amacını şöyle tanımlıyor:

“Kadınların düşünsel olarak ve toplumsal alanda düzeylerini yükselterek, onları toplumsal ve siyasal haklarını kullanacak sorumluluk ve bilince ulaştırmak, yoksul ailelere, kadınlara ve çocuklara yardım etmek”. Bazı kaynaklara göre görevlerini yerine getirdiği için kendisini feshettiği söylenen, bazılarınca da hükümet tarafından kapatıldığı iddia edilen TKB, 1949 yılında yeniden kurulduğunda başlangıçtaki çizgisinden ciddi biçimde ayrılarak kadınların “özverili eş, fedakar anne, sorumlu vatandaş” rollerinin pekiştirilmesini kendisine görev biliyor. Daha sonra kurulan bir dizi kadın kuruluşu da benzer bir söylemle yarı-resmi bir kuruluş olarak faaliyet gösteriyor.

1975 yılında kurulan İlerici Kadınlar Derneği ile beraber geçmiş dönemle belli bir hesaplaşmanın yaşandığını söylemek mümkün. İKD kendisini işçi hareketi içinde bir kadın örgütü olarak tanımlıyor. Kadınların toplumda ve aile içinde eşit konuma gelmeleri için mücadele ediyor; eşit işe eşit ücret talebini yükselterek kadın emeğini savunduğunu söylüyor.

1980ler’den sonra ise ilk kez feminist adıyla bazı kadın gruplarının kurulduğunu görüyoruz. Özellikle büyük oranda soldan gelmelerinin etkisiyle hareket içindeki kadınlar sistemi sorgulayan ve erkek egemenliğini devam ettiren kurumları hedef alan bir anlayış geliştiriyorlar. Dolayısıyla devlet sistemine, aile kurumuna, eğitim sistemine ve çalışma yaşamındaki eşitsizliklerden dolayı kapitalist ekonomiye karşı toplu bir mücadele verilmesi gerektiğini savunuyorlar. Öte yandan çeşitli kampanyalarla (Dayağa Karşı Dayanışma Kampanyası, Mor İğne, 438. Madde vb.) somut hedefler etrafında bir araya geliyorlar. Böylelikle daha önce kadınların toplum içindeki konumlarını güçlendirmeye yönelik yapılan çalışmalar yerini kadınların maruz kaldıkları baskıları, şiddeti protesto eden eylemlere, kampanyalara bırakmış oluyor.

İdeolojik olarak önceki dönemle bir karşılaştırma yapıldığında hem kadın kimliğini tarif etme hem de erkek egemenliğine karşı tavrını belirleme bakımından ciddi farklar taşıdığını söylemek mümkün. 80li yıllardan sonra ortaya çıkan, başlangıçta sayısı onu geçmeyen kadın tarafından yapılan toplantıların giderek yaygınlık kazanması ve başka kadınlar için bir çekim merkezi haline gelmesi ile Türkiye’de bir hareket halini alan feminizmin savunuları 1988 yılında yayınlanan Kadın Kurtuluş Bildirgesi’nde en somut ifadesini buluyor: “Biz kadınlar cins olarak eziliyor ve sömürülüyoruz. Biz feminist kadınlar kaderimizi biçimlendirme hakkımızı kullanarak, bedenimize, emeğimize, kimliğimize, tarihimize, geleceğimize sahip çıkmak istiyoruz. Bütün kadınları ezilmişliğimiz farketmeye, ezilmişliğimize karşı tavır almaya, dayanışmaya, örgütlenip çıkarlarımız için mücadele etmeye çağırıyoruz.”

Daha önce hakim ideolojinin kadına uygun gördüğü kadın kimliğinin dışına çok fazla çıkamayan, Kemalizm’in ve bir ölçüde milliyetçiliğin etkisi altında ilerleyen kadın hareketi 70li yıllarda başlayan ve 80lerde doruk noktasına ulaşan bir canlanma ile Kemalizm’e, devlete ve milliyetçi söylemlere karşı eleştirel bir bakış geliştirmeye başlıyor. Bedenine, kadın kimliğine ve emeğine sahip çıkıyor.

Ancak bu tespiti değerlendirirken yazının kadın hareketini çok genel hatları ile ele aldığını, hem geçmiş döneme ilişkin hem de 80’lerden sonra yaşanan deneyime ilişkin var olan kadın grupları arasındaki farklılıkları çok fazla gözetmeden, daha genel bir bakış geliştirmeye çalıştığını unutmamak lazım. “Feminizm” ya da “Kadın Kurtuluş Hareketi” demek yerine daha kapsayıcı bir ifade ile “kadın hareketi” kavramının kullanılmasının nedeni de budur. Yapılan değerlendirmeler esas olarak kadın hareketinin genelinin durumuna ilişkindir. Yoksa hareketin bütün bileşenlerinin Kemalizm’e, devlete, milliyetçiliğe ve sınıf mücadelesine karşı aynı mesafede durmadığı açıktır.

Zaafları ve olumlu yanları nelerdi?
80'li yıllarda yaşanan deneyiminin doğru bir değerlendirmesini yapmak bugün kadın kurtuluş mücadelesinin yaşadığı sorunları çözmede, en azından temellerinin nerede yattığını bulmada atılacak önemli bir ilk adım olabilir.

80'li yıllarda yaşanan deneyim çok sayıda tartışma toplantısı, çeşitli dergilerde farklı fikirlerin ifade edilmesi ile aslında epeyce tartışıldı. Tüm tartışmalarda hareketin olumlu yanları ve zaafları arasında belli noktalar hem o deneyimi yaşamış kadınlar hem de bugünden 80li yıllara bakan kadınlar tarafından tespit ediliyor. Çalışma tarzı açısından değerlendirildiğinde her türlü iktidara, egemenliğe, hiyerarşiye karşı bir anlayış geliştirildiği için hareketin sürekliliğini sağlamanın mümkün olmadığını görmek mümkün. Hatta zaman zaman kararları kolektif alma çabasının iş yapmanın önüne geçtiği bile birebir o deneyimi yaşamış kadınlar tarafından ifade ediliyor.

Ancak burada esas belirleyici olanın, feminist hareketin kurucuları arasında yer alan kadınların hemen hemen hepsinin soldan gelmeleri ancak solun Leninist örgütlenme anlayışını sorgulayarak hatta bütünüyle reddederek feminist hareketi kurmaya çalışmaları sürekliliği sağlayamamanın, dağınıklığın başlıca nedeni olduğunu görmek önemli. Öte yandan yine bu çalışma tarzının, daha içe dönük bir yapılanma kurmanın kitleselleşmenin önündeki önemli engellerden biri olduğu da söylenebilir. Altı çizilmesi gereken bir diğer faktör ise feminizmin kentli, küçük burjuva, aydın kadınların hareketi olarak ortaya çıkmış olmasıdır.

Avrupa ülkelerinde ve ABD’de kısa sürede sendikalarda, işçiler arasında ve siyah kadınlar gibi diğer ezilen kesimlerden kadınlar arasında bir yaygınlık kazanan feminizm, Türkiye’de işçi kadınları harekete geçirememesidir. Niceliği gözönünde bulundurulduğunda boyutlarına göre çok daha büyük bir etki yaratan kadın hareketi, farklı bir çalışma tarzını ve örgütlenme anlayışını benimsemiş olsaydı daha dar bir kadın kitlesine hitap etmek yerine belki de çok daha fazla sayıda kadının katılabileceği bir mücadele alanı haline gelebilirdi.

 Yaşanan farklı sorunlara karşı farklı mücadele ve dayanışma yöntemlerinin geliştirilmesi, kurumsallaşma ile birlikte dağınıklığı da beraberinde getirdi. Farklı mücadele alanları arasında güçlü bir iletişimin kurulamamış olması zaman zaman baskı altındaki kadınları yalnızlığa itti. Yine de özellikle hareketin ilk yıllarında yapılan bilinç yükseltme toplantılarının kadınları güçlendirdiğini, birbirlerine güven duyarak ortak sorunları etrafında mücadeleye katılmalarını sağladığını görmek mümkün.

Biraz farklı ülkelerde yaşanan deneyimlerden yararlanarak biraz da el yordamıyla oluşturulan kadın kurtuluş mücadelesi, özellikle daha sonraki dönemlerde toplumsal muhalefet içinde yerini alan kadınların önünü açtı. Daha önce gündeme getiremediklerini söyleyebilmelerini sağlayacak bir ortamın oluşmasına yardımcı oldu. Başlangıçta kendilerini kabul ettirmede çok zorluk çeken hareketin içindeki kadınlar, kadın sorunlarına karşı mücadele etmenin meşruluk kazanmasını sağladılar.

Üniversitelerde kurulan kadın araştırma enstitüleri, kadın eserleri kütüphanesi, ve kadın sığınakları da yine bu mücadelenin deneyimi ve sağladığı meşruiyet üzerinden yükselmiştir. Toplumun her alanına sızmış olan hatta sosyalist hareketin içinde de varlığını sürdüren cinsiyetçiliğin daha görünür kılınmasını sağladılar. Bunun yanısıra pek çok somut kampanya etrafında verdikleri mücadeleler sonucu fahişelere tecavüz edildiğinde ceza indirimi uygulanmasını öngören TCK’nın 438. Maddesine karşı yapılan eylemler sonucu maddenin iptal edilmesi gibi somut kazanımlar da elde ettiler.

Sonuç yerine
Bugün kadın kurtuluş mücadelesi, sınıf mücadelesi ve toplumsal muhalefetin diğer ayakları gibi durgunluk içinde. Hareket, ABD’nin Irak’a saldırısı ile birlikte kurulan platformlar, bu platformlara süreklilik kazandırma çabaları ile toparlanmaya çalışıyor. Ancak yine de başta emekçi kadınlar gelmek üzere kadınların büyük bir çoğunluğunu mücadeleye katamıyor. Dağınıklık, kitlelerden kopuk bir faaliyet tarzı, farklı yapılar arasında verimli bir iletişim kuramama, sürekliliği sağlayamama kadın kurtuluş hareketinin önünde dün olduğu gibi bugün de çözülmeyi bekleyen sorunlar olarak duruyor.

2007 © Tüm haklari saklıdır. Created by WebKral